Embed

Tarımın Gelişimi

 

TARIMIN BAŞLANGICI


 

İnsanların topraktan faydalanma şekillerinin geçirdiği aşamaları 4 ana grupta toplamak mümkündür.


 

  1. Toplayıcılık

  2. İlkel Ziraat

  3. Av ve balıkçılık

  4. Çobanlık


 

  1. Toplayıcılık ; insanlar ilk devirlerde içgüdülerinin etkisiyle açlıklarını giderecek ürünleri topluyorlardı. Yani insanlar, başlangıçta sadece tabiatın kendiliğinden sunduğu kaynaklarla geçiniyorlardı. Toplayıcılık faaliyetinin hüküm sürdüğü bu ilkel iktisat dönemini “biriktirme iktisadı” denir. Biriktirme iktisadı devrinde, küçük ve büyük baş hayvanlar ikinci derecede rol oynarken beslenmede bitkisel ürünlerden kökler, yumrular ve meyveler hayvansal ürünlerden solucanlar , yengeçler, yılanlar ve böceklerden faydalanılmaktaydı. Bu devrin insanları ilkel aletlere sahiplerdi. Bu nedenle, kolaya elde edebileceği ürünleri tercih etmekteydi. Ayrıca insanlar, iklimin kendilerine bütün yıl biriktirme imkanı verdiği yerlerde yaşayabiliyorlardı. Tabiatın kendine sunduğu ürünler tükendiği zaman yer değiştiriyorlardı. Alışveriş uzun süre bilinmiyordu ve kabileler karşılaştıkları zaman ufak tefek ilkel alet sayesinde alışverişi öğrenmiş oldular.


 

  1. İlkel Ziraat ; insanların biriktirme yerlerinde toprağa dökülen tohum, yumru ve köklerin yeni bitkilerin meydana getirdiğini fark etmeleriyle birlikte, toplama yoluyla elde edilemeyen ürünleri yetiştirmeye çalışmışlardır. Böylece ilkel ziraat başlamıştır. İlkel ziraat elle dikim, sopayla dikim, ocak açma suretiyle dikim, çapa ile dikim olmak üzere farklı zamanlarda ve farklı şekillerde yapılmaya başlamıştır.

(Tarım Tarihi – Prof. Dr. Rasih DEMİRCİ, Doç. Dr. Ahmet ÖZÇELİK)

 

İ.Ö. 8000-6500 yılları arasında Mezopotamya’nın kuzeyinde ve doğusundaki dağlık bölgeye yerleşmiş birkaç topluluk bitkileri ekip biçerek hayvanları evcilleştirerek doğal çevrelerine yeni bir biçim vermeye başladılar. En önemli ürünleri; buğday ve arpa, evcilleştirdikleri başlıca hayvanları ise; koyun ve keçiydi. Tarıma başlamış olan bu insanlar toprağı işleyebilmek ve ürünü hasat edebilmek için bir takım aletlerden yararlanıyorlardı. Bu dönemin “Neolitik”, yani “Yeni Taş Çağı Dönemi” denmekteydi. Neolitik dönem çiftçileri ürettikleri tahılları ve öteki malları depolamak için sepetler ve kilden kapılar da kullanmışlardır. (William H. McNeill – Dünya Tarihi Tarımın Getirdikleri)


 

 


 


 

3) Av ve Balıkçılık ; insanları hayvanları tutabilmek ve öldürebilmek için gerekli aletleri yapmalarıyla bu dönem başlamıştır. Bu dönemde insanlar, hayvanların göç mevsimlerini takip ederek, o bölgelere gitmişler ve bu sayede hayvanları daha da yakından tanıma fırsatı bulmuşlardır.


 

4) Çobanlık ; insanlar hayvanların devamlı olarak takip edilmesinden belli bir süre bıkmışlar, öncelikle kümes hayvanları olmak üzere, keçiler, domuzlar, deve, at, eşek, sığır gibi hayvanları evcilleştirmişlerdir.

(Tarım Tarihi – Prof. Dr. Rasih DEMİRCİ, Doç. Dr. Ahmet ÖZÇELİK)


 

İLK UYGARLIKLARDA TARIM


 

Ortadoğu’nun tahıl tarımının ve evcilleştirilmiş hayvanların insanlık tarihinde özel bir yeri vardır. Dünyanın en eski uygarlığı Dicle ve Fırat ırmaklarının aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezi’ne kadar dayanan düz liğ (alüvyon) ovası üzerinde uzanan Sümerlerdir. İlkel tarım, Sümerler döneminde epey gelişmiş ve yerleşik düzende yoğun üretime geçilmiştir. Ayrıca Sümerler döneminde su mühendisleri yetiştirilmiş, bu sayede üretim yaptıkları toprakların sulanarak daha fazla verim alınması sağlanmıştır.

(William H. McNeill – Dünya Tarihi Tarımın Getirdikleri)


 

TÜRKLERİN TARIMA BAŞLAMASI


 

Türklerin ilk anayurdunun Altay Dağları ve doğusu, Baykal Gölü’nden Gobi Çölü’ne kadar uzanan saha olduğu tahmin edilmektedir.

Türkler ilk devirlerde basit anlamda avcılık ve tarımla geçimlerini sağlamışlardır. Daha sonra zirai bitkiler listesinde; buğday, bakla ve mercimek gibi ürünleri yetiştirdikleri bilinmektedir (bulgur, dövme, kavrut, kavurga, un, yarma) gibi terimler o tarihte yaşayan Türk topluluklarının yazıtlarında mevcuttur. Neolitik dönemde Türklerin at, koyun, öküz, keçi gibi hayvanların evcilleştirdikleri de arkeologlar tarafından bildirilmektedir.


 

MEZOPOTAMYA TARIMI


 

Mezopotamya ve Mısır’da Nil Nehri etrafında çok önemli tarım arazileri bulunmaktaydı. Kalabalık nüfusa sahip bu bölgedeki halk, tarım ve hayvancılığa büyük önem veriyordu. Eski Mısırlılar döneminden kalma su kanalları ve burada yetiştirilip günümüze kadar gelen bir takım bitki tohumları bu dönemde tarımın ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Ayrıca buradaki halk hayvancılığa da büyük önem verip sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların üretimini de yapmışlardır.

(Tarım Tarihi – Prof. Dr. Rasih DEMİRCİ, Doç. Dr. Ahmet ÖZÇELİK)


 


 


 


 

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA TARIM


 

Türk kaynaklarının kayıtlarından açıkça anlaşıldığına göre, daha Türklerin Anadolu’ya ilk girişlerinden itibaren Bizans halkıyla Türkler dini, milli bir kin duymadan birbirlerinin içlerine girmişler. Birçok ihtiyaçlarını birbirlerinden temin etmişlerdir. Şüphesiz birbirlerinin adet ve geleneklerine alışmış bulunuyorlardı.

Batı Anadolu’nun Marmara yöresi ve bilhassa Bizans’ın Türklerle temasta olan Doğu Marmara çevresindeki köy ve kasabalarda nüfus artışı ve dolayısıyla tarımsal üretimin çoğalması sonucu ekonomik hayat giderek çoğalmıştır. Bu canlılık ürünlerin geniş ölçüde pazarlanabilmesi ve ticaret yapma, güven ve kolaylığından ileri gelmekteydi.

Osmanlı Devleti kurulduğu ve sonradan fethettiği ülkelerde bir nevi toprak köleliğinin mevcut olduğu düzensiz bir derebeylik sistemiyle karşılaşmıştır. Bu sistemin yerine tımar sistemini getirmiş, köleler yerine de toprak üzerinde hak sahibi olan kiracıya benzer kimselere ikame etmiştir. Böyle bir toprak düzeni toprak mülkiyetinin devlette olması ile mümkün kılınmıştır. İşte bunun içindir ki, Osmanlı padişahları İslam fetihlerinin başlangıcında olduğu gibi, fethedilen toprakların mülkiyetini halka bırakırken bir kısmının çıplak mülkiyetini hazine içine alıkoymuş ve tasarruf hakkını ahaliye devretmiştir.

Osmanlı da fethedilen topraklar ganimet olarak dağıtılabilir, bu halde topraklar mülk olur ve öşre bağlanırdı. Bunlara öşür topraklar denirdi veya yenik düşen devletlerin toprakları kendi ellerinde bırakılır ve topraklar için haraç vergisi konurdu. Bunlara da haraç topraklar denirdi.

Osmanlı ekonomisi yönünden tarımın büyük bir önem taşıdığı bilinmektedir. Bu üretim alanı tarla ziraatı, bağ ve bahçecilik ve hayvancılık olmak üzere 3 bölümde gelişmiştir ve bunlar üzerinde özel vergi sistemleri geliştirilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde tarla tarımı, bağ ve bahçecilik ziraatının yanında hayvancılık olarak koyun yetiştiriciliği önde gelmekteydi. Bursa yöresinde yoğun bir biçimde koyun üretme çiftlikleri bulunmaktaydı. Ayrıca süt ve mamulleri, deri gibi ürünler Osmanlı halkı için önemli bir geçim kaynağı teşkil etmiştir.

18. Yüzyılın ikinci yarısında sanayi inkılabının getirdiği yenilikler sonucunda üretim artmış ve uzun dönemde iktisadi refah genişlemiş, fiziki sermaye genişlemiş ve iş gücü artmıştır. (Tarım Tarihi – Prof. Dr. Rasih DEMİRCİ, Doç. Dr. Ahmet ÖZÇELİK)

Türkiye’de ilk ziraat eğitim ve öğretimi 1848 yılında İstanbul-Yeşilköy’de bulunan Ayamama çiftliği’nde dönemin sadrazamı “Büyük Reşit Paşa”nın emri ile kurulan “Ziraat Mektebi”nde başlamıştır. Bu okulun kuruluşunda örnek olarak “Grignon Yüksek Ziraat Mektebi” örnek alınmıştır. O tarihte ziraat eğitimi için başlıca “matematik, geometri, coğrafya, fizik, yol ve köprücülük, anatomi, hayvan hastalıklar, botanik ve bağ-bahçe ve tarla ziraatları, şekercilik, ipekçilik, zootekni” gibi dersler okutulmaktaydı. (Mağden 1959). Fakat bu okul öğrencileri arasında çıkan huzursuzluklardan dolayı kuruluşundan iki yıl gibi kısa bir süre sonra kapatılmıştır. Daha sonra Halkalı Ziraat Yüksek Mektebi 1891 yılında açılmış ve 37 yıl başarı ile faaliyetini sürdürmüştür. Bunun yanında Adana, Bursa, Amasya, Edirne, Konya, Gümüşhane, Erzurum, Kastamonu, Trabzon, Muş, Kosova-Manastır, Halep ve Selanik’te, Trablusgarp’da, Bağdat ve Beyrut’da ziraat mektepleri açılmışve çeşitli düzeylerde uygulamalı eğitimler verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yanlış politikalar ve yapılan savaşlar nedeniyle tarımsal çalışmalar önemini kaybetmiştir.

(Üstteki paragraf Prof. Dr. Atilla ERİŞ’in Tarım Deontolojisi kitabından alınmıştır.)


 


 

TÜRKİYE’DE CUMHURİYET DÖNEMİNDE TARIM


 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte tarım kesiminin içinde bulunduğu problemlerin çözümü yönünde tedbirlerinin alınmasına ve Atatürk’ün ifadesiyle “Türkiye’nin hakiki sahibi, efendisi gerçek sahibi olan köylünün laik olduğu yaşam tarzının temini için çalışmalara başlanmıştır. Bu çalışmalar ilk olarak Atatürk’ün 1923 yılında tarımla ilgili yayınladığı 9 maddelik beyanname ile başlamıştır.

İşte Cumhuriyet, çiftçi ve köylü için böyle bir görüş, böyle bir düşünüş ile başlamıştır

Cumhuriyetin ilk 15 yılında yapılan; tarımın kalkınmasını zorlaştıran engellerin ortadan kaldırılması ve umumi şartların elverişli hale konması ve bu işler arasında ülke içinde sükun ve emniyetin tesisi, çiftçiyi koruyacak konuların toplanıp kitap haline konması, aşarın kaldırılması, vergilerin indirilmesi, kara ve demir yollarının yapılması, bataklıkların kurutulması, sulama şebekelerinin yapılması, üreticiye değer fiyatı temin eden ticaret ve sanayileşme politikası v.b. işler geniş tesisleri olan başarılarıdır.

Atatürk Cumhuriyetin ilk yıllarında ziraat ve çiftçilik işleri meşgul olmuştur. Atatürk’ ten önce ise Türkiye’ deki çiftliklerin çoğunda üretim ilkel bir şekilde yapılmaktaydı.

Atatürk’ün kurdurmuş olduğu Atatürk Orman Çiftliği tarımın en çetin şartlar altında dahi nasıl yapılabileceğini gösteren önemli bir eserdir

1930’lu yılların başında sanayileşme ve makinalaşma hareketi uygulamaya konulmuştur. Tarım ürünlerini kıymetlendirmek ve sanayileşmiş ülkelerin fiyat oyuncağı olmaktan, yarı sömürü durumdan kurtulmak için ülkede ham maddesi mevcut sanayi ön plana alınmış, bu şekilde tarımın himayesi düşünülmüştür.

Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllarda arazilerin mülkiyet ve tasarruf durumunda ve tarımsal işletme büyüklüklerinde önemli değişmeler olmuştur. Tarla arazilerinde çayır mera arazilerinde büyük değişiklikler meydana gelmiştir. 1927 senesinde toplam arazinin 8,59’u olan tarla arazisi, 1927 yılında %28,52’ye yükselirken, çayır arazisi aynı yıllarda %6,15’ten %2,19’a otlak, yaylak, mera arazisi ise %53,80’den %36,10’a düşmüştür. 1927 ve 1957 yılları arasında orman ve ağaçlık arazilerin nispeti azalırken sebzelik, meyvelik, bağ ve zeytinlik arazilerin oranında artışlar olmuştur. 1927 yılında 1milyon751bin239 olan çiftçi sayısı, 1957’de 3milyon100bin850’ye yükselmiştir. 1950 tarım sayımında işletmelerin%72,60’ı kendi mülkleri üzerinde çalışırken, 1963 senesinde bu oran %80’i geçmiştir. 1927 senesinden itibaren ülkemizde kullanılan tarım alet ve makineleri sayısında da çok büyük artışlar gözlenmiştir. Bu arada birim alanda kullanılan gübre miktarı da zaman içinde artış göstermiştir.

Büyük bir kısmında kurak ve yarı kurak iklimin hakim olduğu Türkiye’de su işleri teşkilatı 1924 yılında kurulmuştur.

Ürünün zararlılardan korunmasında önemli etkisi olan zirai mücadele ile ilgili ilk kuruluş 1924 yılında Zirai Mücadele Şubesi adıyla Ankara’da kurulmuştur.

Verimliliği önemli ölçüde etkileyen tohumluk kullanımında 1960 yılına kadar genellikle yerli populasyonlardan yararlanılırken daha sonraki yıllarda dışarıdan verimli çeşitler ithal edilmiştir. Ayrıca ülkede de ıslah çalışmaları hızlandırılmıştır. Sebze meyve alanları cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hem miktar hem de oransal olarak artmıştır. Sebze ve meyve üretiminde de önemli artışlar olmuştur.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren mera alanlarının giderek daralmasına karşılık, bu süre içerisinde hayvan sayısında ve hayvan başına elde edilen ürün miktarında artışlar sağlanmıştır.

Ormancılık sahasında ormanların, fenni bir şekilde işletilmesi için amejman grupları teşkil edilmiştir. 1911 yılında ilk tarım satış kooperatifi kurulurken 1929 senesinden itibaren tarım kredi kooperatifleri kurulmaya başlanmıştır.

1963 yılından itibaren planlı kalkınma dönemi başlamıştır. Tarım sektörünün milli gelirdeki ve toplam ihracat içindeki payı giderek düşmüştür. Daha sonra ülke genelinde beşer yıllık kalkınma planları uygulanmış, sanayi sektörü ve diğer sektörlerde çalışanlar hem mutlak hem de oransal olarak artmıştır.

Kalkınma ile tarımsal istihdam arasında ters bir ilişki mevcuttur. Bir memleket kalkınmasını tamamlamış ise tarım sektörünün, ülkedeki istihdam içindeki payı düşük, geri kalmış ülkelerde ise bu nispet yüksektir. Tarımsal istihdamın düşüş göstermesinin nedenlerini; tarımın makineleşmesi, kırsal kesimdeki nüfus baskısı, toprak parçalanması, kentlerdeki yaşamın ve sanayideki ücretlerin çekiciliği olarak sıralamak mümkündür.

Bugün ülke topraklarının %35,6’sını işlenen toprak olduğu, %28’nin çayır-mera, %30,2’sinin ormanlık arazi ve çalılık, 0,7’sinin yerleşim alanı, %1,4’nün su yüzeylere ve geriye kalan %4,1’lik kısmında diğer araziler olduğu söylenebilir. Ayrıca ülkemiz topraklarının %34,1’i sürüme elverişlidir.

Türkiye’de değişik ekoloji nedeniyle ülke genelinde oldukça çeşitli ürünler yetiştirilebilmekte ve bölgelere göre farklı ürünler ağırlık kazanmaktadır. Doğu ve Güney Anadolu bölgelerinde hayvancılık daha fazla yapılırken Orta Anadolu’da hububat, Ege ve Akdeniz’de endüstri bitkileri, Karadeniz Bölgesi’nde de fındık, çay ve tütün yaygın olarak yetiştirilmektedir.

 


 

Son yıllarda ülke hayvancılığında düşük verimli yerli ırkların yerine yüksek verimli kültür ırklarının yaygınlaştığı gözlenmektedir ve buna paralel olarak ıslah çalışmaları ağırlık kazanmış ve böylece toplam üretim ve hayvan başına verim artmıştır.

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!